Ne kadar hızlı akıyor hayatlarımız

Ne kadar hızlı akıyor hayatlarımız, öyle değil mi? Yolda yürürken bir anda durup “aaa!” diyerek bir yerleri şaşkınlıkla işaret eden ve dakikalarca o anı yaşayan çocuklardık bir zamanlar. Şimdi başımızı kaldırmadan, kafamızın içerisinde planlar yaparak, listemizdeki maddeleri hızlıca gözden geçirerek oradan oraya koşuşturan yetişkinlere dönüştük. Hayatlarımızın ritmi biraz yavaşlasa iyi olmaz mı?

Hayır, olmaz.

Dışarı çıkma zorunluluğum olmadan evde zaman geçirmek hep özlem duyduğum bir şey olmuştur. Hayalini kurduğum bu anı yaşıyorum şimdi. Hem de günlerdir… Ama gerçekler hiç te düşlediğim gibi değil. Hayat bizi bir anda bir bilim kurgu filminin setine hapsetti, küçük kutular içerisinde yaşamaya itti. Bu durum ne kadar sürecek, gelecek günler bize neler getirecek, bunu hiç bilmiyoruz.

Bu durumun bana yaşattığı en güçlü iki duygu endişe ve öfke. Bilinmezliklerle dolu bir gelecek nedeniyle endişe, bütün bunlara yol açan “şey”lere karşı öfke. Öfkemi yönlendirebileceğim bir kişi, ülke ya da kurum olsa belki ona sayıp söver ve biraz olsun rahatlarım. Ama tam olarak kime öfkeliyim, bu olanlar kimin suçu hiç bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var ki, o da: bu şartlar altında yaşayan bana endişe ve öfkenin ağır geldiği. Endişe ve öfkenin hayatımı kolaylaştıracak ya da bana fayda sağlayacak hiçbir şey yapamadığı. Sayısını bilmediğim günler boyunca yaşayacağım evimde üçümüze -bana, endişeye ve öfkeye- yetecek kadar yer olmadığı.

Bu yıpratıcı duyguların ruhumu kemirmesine izin vermek yerine, içimde biriken duyguları depolamak için yıllardır başvurduğum “yazmak” yöntemine sarıldım yine. İnsan, hislerini kelimelere dönüştürüp yazdıklarının karşısına geçip bakınca hayret ediyor. İçinde filizlenirken anlamıyor da karşısında ete kemiğe bürünmüş halde görünce şaşırıveriyor bu hislerin büyüklüğüne, heybetine.

Yakın bir gelecekte dudaklarımda gülümsemeyle yeniden karşısına geçmek umuduyla içimde filizlenen bu iki güçlü ve yıkıcı hissi kalbimden çıkartıp beyaz sayfalara teslim ediyorum.